+90 543 875 6449Abbas Öztürk
Dolar
45,0298 %0,03
Euro
52,9520 %0,26

HEP BİZ ÖLDÜK...

Emek, adalet ve yoksulluk üzerine çarpıcı bir sorgulama: Çalışanın neden aç, patronun neden tok olduğu gerçeği bu yazıda sert şekilde ele alınıyor.

Mehmet Arif GÜDEN
Mehmet Arif GÜDEN 27.04.2026 14:57 | Okuma: 2 dk
Köşe Yazarları
HEP BİZ ÖLDÜK...

Bir rüya…

Ama insanın uyanınca rahatlamadığı türden.

Patronun, makinenin başında işçi gibi ter döktüğü bir rüya. Kârla emeğin yer değiştirdiği, en azından birbirine yaklaştığı bir an. Öyle tuhaf ki, insanın içi ürperiyor. Çünkü o sahne, gerçek olamayacak kadar adil.

Ve zaten olmuyor. Uyanıyorsun.

Uyanır uyanmaz ilk gelen duygu şükür değil—korku. Çünkü bu ülkede adaleti hayal etmek bile “nankörlük” sayılıyor. Emeğin hakkını düşünmek, sisteme karşı gelmekle eş tutuluyor. Sana düşen rol basit: çalış, sus, şükret. Mümkünse de hiç düşünme.

Ama düşünce bir kere girince kafaya, çıkmıyor.

“Emeği bölüşmeden kârı bölüşmek olur mu?” diye soruyor rüyadaki patron.

Aslında sorunun kendisi bile sistem için tehlikeli. Çünkü bu soru, bugünün en büyük yalanını açığa çıkarıyor: Herkesin hak ettiğini aldığı masalı.

Gerçekte olan çok daha çıplak. Birileri, başkasının ömründen artan zamanı satın alıyor. Saatleri, kas gücünü, gençliği… Sonra da adına “istihdam” diyor. Kanunlar da bunu süslüyor: yasal olan, adil sanılıyor.

Ama insan bazen basit bir hesapla bile gerçeğe çarpıyor.

On iki saat çalışıp on iki dakika gülebilen bir hayat… Bu bir istatistik değil, bir itiraf.

“Her gün pirzola yemeyelim de ayda bir yesek, çok mu şey istiyoruz?”

Bu cümle, bir toplumun en ağır fotoğrafıdır. Çünkü artık kimse zenginlik hayali kurmuyor; insanlar sadece insanca yaşamayı talep ediyor. Ve en acısı, bunun bile fazla görülmesi.

Boş tencerelerden daha gürültülü tek şey var: alışılmış yoksulluk.

İnsan bir süre sonra açlığa değil, onun normalleşmesine alışıyor. İşte asıl kırılma orada başlıyor.

1977’de sorulan soru hâlâ ortada duruyor:

“Neden çalışanlar aç da çalıştıranlar tok?”

Bu soru sadece bir kuşağın değil, nesillerin mirası oldu.

Cevaplanmadı. Bastırıldı.

Korkuyla.

“Sus, şükret, kork.”

Bu üçlü, düzenin en sağlam kolonlarıdır. Çünkü korkan insan hesap sormaz. Şükreden insan hak talep etmez. Susan insan ise zaten yok hükmündedir.

Ama her şey bir anda değişebilir.

Bir hayalet girer odaya—adı belki vicdandır, belki öfke.

Ve kulağına sadece şunu fısıldar: “Sor.”

İşte o an, bütün dengeler bozulur.

“Neden hep biz öldük?”

Bu soru bir slogan değil; bir döküm.

Mavi önlüklerin kefene dönüştüğü, alın terinin toprağa karıştığı bir tarihin özeti. Fabrikalarda, madenlerde, şantiyelerde… Hep aynı hikâye: çalışan ölür, sistem devam eder.

Ölenin adı değişir, düzenin adı kalır.

Bu yazının bir cevabı yok.

Çünkü bazı sorular cevaplanmak için değil, rahatsız etmek için vardır.

Ama şunu söylemek mümkün:

Bir gün o soru daha yüksek sesle sorulursa—

gerçekten sorulursa—

sadece cevaplar değil, o düzenin kendisi de değişmek zorunda kalır.

Çünkü en tehlikeli şey açlık değildir.

En tehlikeli şey, aç bir insanın artık korkmamaya başlamasıdır.

Okur Görüşleri

Yorumlar

0 yorum

İlk yorumu sen yaz!

Söz Sende

Yorum Yap

Yorumunuz editör onayından sonra yayına alınacaktır.