+90 543 875 6449Abbas Öztürk İhsaniye Mahallesi Kale Önü Sokak Arıcı Apartmanı 4/4 Selçuklu/Konya
Büyükşehir
Dolar
48,6456 %0,04
Euro
56,1616 %-0,07
Köşe Yazarları Anadolu'da Manşet

DÜNYAYI YUTSAK DA DOYMAYACAĞIZ!

Haberde aklına takılan ne?Özet, 5N1K veya kaynak bilgisini Manşet'e Sor.
Şerife BOZOĞLAN EKER
Muhabir & Editör Şerife BOZOĞLAN EKER 21.10.2026 15:49 | Okuma: 3 dk
Köşe Yazarları
DÜNYAYI YUTSAK DA DOYMAYACAĞIZ!

İnsan, yüzyıllardır daha fazlasını elde etmenin peşinde koşuyor. Daha geniş evler, daha lüks arabalar, daha yüksek makamlar, daha dolu kasalar… Fakat asıl mesele, insanın ne kadar kazandığı değil, kazanmak uğruna neleri kaybettiğidir. Çünkü bazen insanın midesi doyar, gözü doymaz; evi dolar, gönlü boş kalır.

Bir zamanlar bu ülkede insanlar farklı idealler uğruna mücadele ederdi. Sağcısı da solcusu da kendi düşüncesinin ülkeye fayda sağlayacağına inanırdı. Elbette o yılların acıları, kayıpları ve yanlışları unutulamaz. Ancak bugün üzerinde durmamız gereken başka bir mesele var: Makamı, yetkiyi ve imkânı kişisel servete dönüştürme hırsı…

Kamu görevi, millete hizmet etmek için verilen bir emanettir. Eğer bu emanet kişisel çıkarların aracı hâline geliyorsa orada yalnızca hukuk değil, vicdan da yara alır. Elbette görevini dürüstlükle yapan, alın teriyle kazanan ve sorumluluğunu hakkıyla yerine getiren insanları tenzih etmek gerekir. Mesele zengin olmak değildir; mesele, zenginleşirken hangi değerleri kaybettiğimizdir.

Peki, insan neden bir türlü yetinemez?

Bilim, bu arzunun köklerini insanın hayatta kalma mücadelesinde arıyor. Atalarımız kıtlıkla, yoklukla ve belirsizlikle mücadele etti. Bulduğunu saklamak, yarını düşünmek ve elindekini korumak hayatta kalmanın önemli yollarındandı. Ancak bugün şartlar değişse de insanın daha fazlasını istemesine neden olan bazı psikolojik mekanizmalar varlığını sürdürüyor.

Bir şeyi elde ettiğimizde mutlu oluyoruz. Fakat zamanla ona alışıyor, başlangıçta bizi sevindiren şeyleri sıradan karşılamaya başlıyoruz. Ardından aynı mutluluğu yeniden yaşamak için daha fazlasını istiyoruz. Psikolojide haz alışkanlığı olarak bilinen bu süreç, insanın neden sahip olduklarıyla yetinmekte zorlanabildiğini açıklayan etkenlerden biri.

Üstelik arzularımızı artık yalnızca ihtiyaçlarımız belirlemiyor. Başkalarının sahip oldukları da isteklerimizi şekillendiriyor. Komşunun arabası, arkadaşın evi, bir başkasının makamı, mevkii ya da serveti…

Kendi hayatımızı yaşamak yerine başkalarının hayatıyla kendimizi ölçmeye başladığımızda, elimizdekiler gözümüzde küçülüyor. Dün hayalini kurduğumuz şey, bugün sıradan bir eşya hâline geliyor. Dün ulaşmak için çabaladığımız makam, bugün daha yükseğinin basamağına dönüşüyor.

Tüketim kültürü de bu döngüyü sürekli besliyor: Daha çok kazan, daha fazlasını satın al, daha yükseğe çık! İnsana sahip olduklarının değerini hatırlatmak yerine, sahip olmadıklarını gösteriyor. Böylece ihtiyaçlar arzulara, arzular da bitmek bilmeyen bir yarışa dönüşüyor.

Oysa sevgi, güven, huzur ve aidiyet gibi temel insani ihtiyaçlar parayla satın alınamıyor. İnsan içindeki boşluğu maddiyatla doldurmaya çalıştıkça daha çok şeye sahip olabilir; ancak kendisini daha huzursuz, daha yalnız ve daha yoksul hissedebilir. Çünkü insanın sahip olduğu şeylerin artması, hayatının anlamının da aynı ölçüde artacağı anlamına gelmiyor.

Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar? gibi eserlerinde işlediği insan doğasına ilişkin meseleler, bu soruyu düşünmemize yardımcı oluyor. Özellikle İnsana Ne Kadar Toprak Lazım? adlı öyküsündeki Pahom karakteri, daha fazlasını istemenin insanı nasıl tüketebileceğini çarpıcı biçimde anlatıyor. Pahom, daha fazla toprağa sahip olma arzusuyla sınırlarını zorlarken sonunda sahip olmak istediği her şeyin bedelini hayatıyla ödüyor. Geriye kalan ise insanın ihtiyaçlarıyla hırsları arasındaki uçurumu gözler önüne seren acı bir gerçek: İnsan, sahip olmak istediği şeyler uğruna bazen sahip olduğu hayatı kaybedebiliyor.

Peygamber Efendimizin, insanın bir vadi dolusu altını olsa ikincisini isteyeceğini, onun gözünü ancak toprağın doyuracağını bildiren hadisi de insanın bitmeyen hırsına dikkat çekiyor. Bu söz, yüzyıllar geçse de değişmeyen bir gerçeği hatırlatıyor: İnsan, kendi içindeki doyumsuzluğu sorgulamadıkça sahip olduklarının sınırını belirlemekte zorlanıyor.

İster inançlı olalım ister inançsız, ister sağdan ister soldan bakalım; dürüstlük, adalet ve vicdan hepimizin ortak değerleri olmalı. Bir insanın serveti başkasının hakkına basarak büyüyorsa orada gerçek bir zenginlikten söz edilemez. Çünkü başkasının hakkıyla büyüyen servet, sahibinin cebini doldursa bile karakterindeki eksikliği gideremez.

Asıl zenginlik, ne kadar biriktirdiğimizde değil, sahip olduklarımızı nasıl kazandığımızda ve başkalarının hayatına nasıl dokunduğumuzda gizli. Makamlar geçici, servetler değişken, şöhret ise unutulmaya mahkûm. Geriye insanın yaşarken gösterdiği adalet, bıraktığı iyilik ve koruyabildiği vicdanı kalıyor.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: Daha fazlasına sahip olmak için mi yaşıyoruz, yoksa sahip olduğumuz hayatı gerçekten yaşayabiliyor muyuz?

Unutmayalım; dünyayı avuçlarımıza sığdırmaya çalışırken bir gün kendimiz bir avuç toprağa sığacağız. O gün ne servetimiz konuşacak ne makamımız ne de mevkiimiz… Bizi geride bırakanların hafızasında, belki de yalnızca yaşarken koruyabildiğimiz insanlığımızla yer alacağız.

Çünkü dünyayı yutsak da doymayacağız; ta ki neyin gerçekten önemli olduğunu anlayana kadar.

Sen ne düşünüyorsun?Tek dokunuşla değerlendir
Bu haberi tartış
Siradaki haber hazirlaniyor...
Okur yorumları

Okur Görüşleri

Yorumlar

0 yorum

İlk yorumu sen yaz!

Söz Sende

Yorum Yap

Yorumunuz editör onayından sonra yayına alınacaktır.

Yorum yapmak ve haberlere tepki vermek için doğrulanmış okur hesabınızla giriş yapın.
Giriş yap Ücretsiz üye ol
İhbar Et