Yukleniyor
+90 543 875 6449Abbas Öztürk İhsaniye Mahallesi Kale Önü Sokak Arıcı Apartmanı 4/4 Selçuklu/Konya
Dolar
47,9147 %0,10
Euro
55,5063 %0,31
Köşe Yazarları Anadolu'da Manşet

Diller Yok Olurken İnsanlığın Hafızası da Sessizce Siliniyor Dünyadaki 7 Bin Dilin Yüzde 40'ı Yok Olabilir: Peki Neleri Kaybediyoruz?

Dünyada konuşulan yaklaşık 7 bin dilin yüzde 40'ı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Haberde aklına takılan ne?Özet, 5N1K veya kaynak bilgisini Manşet'e Sor.
Mehmet Arif GÜDEN
Muhabir & Editör Mehmet Arif GÜDEN 16.08.2026 20:19 | Okuma: 4 dk
Köşe Yazarları
Diller Yok Olurken İnsanlığın Hafızası da Sessizce Siliniyor Dünyadaki 7 Bin Dilin Yüzde 40'ı Yok Olabilir: Peki Neleri Kaybediyoruz? Google Haberler Gündemi bizden takip et Anadolu'da Manşet'i tercih edilen kaynaklarına ekle, haberlerimizi Google'da daha sık gör. Bizi tercih et

Dünya üzerinde konuşulan yaklaşık 7 bin dilin önemli bir bölümü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yaptığım araştırmada karşıma çıkan veriler ise meselenin yalnızca “bir dilin artık konuşulmaması” kadar basit olmadığını gösteriyor. Çünkü bir dil sustuğunda, onunla birlikte bazen binlerce yıllık bir hafıza da susuyor.

İnsanlık tarihini araştırırken çoğu zaman savaşların, devletlerin, göçlerin ve büyük medeniyetlerin izini sürüyoruz. Fakat bütün bunların gerisinde çok daha sessiz ilerleyen bir kayıp var: Diller yok oluyor.

Bu konu üzerine yaptığım araştırmada karşıma çıkan tablo oldukça düşündürücü. Bugün dünyada yaklaşık 7 bin dil konuşuluyor ve bunların yaklaşık yüzde 40'ı farklı seviyelerde yok olma tehlikesi altında.

Daha çarpıcı olan ise geçmişte dil çeşitliliğinin bugünkünden çok daha yüksek olduğuna ilişkin tahminler. MÖ 1000 ile MS 1000 arasındaki dönemde dünya üzerinde 30 bin ile 75 bin arasında farklı dilin konuşulmuş olabileceği değerlendiriliyor.

Yani insanlığın dil haritası, yüzyıllar içerisinde büyük ölçüde küçülmüş durumda.

Bir dil neden ölür?

Araştırırken üzerinde en fazla durduğum sorulardan biri buydu.

Bir dil nasıl ortadan kayboluyor? Çoğu zaman bir sabah uyanıp insanların o dili konuşmayı bırakmasıyla değil. Süreç çok daha yavaş işliyor. Kentleşme, göç, ekonomik şartlar, eğitim politikaları ve dünyada birkaç büyük dilin giderek daha baskın hale gelmesi küçük toplulukların dillerini yeni nesillere aktarmasını zorlaştırıyor. Önce çocuklar başka bir dili daha fazla kullanmaya başlıyor. Ardından ana dil yalnızca evde büyüklerin konuştuğu bir dile dönüşüyor. Birkaç kuşak sonra ise o dili konuşabilen son insanlar da hayatını kaybediyor. Ve böylece yüzlerce, belki binlerce yıldır yaşayan bir dil sessizliğe gömülüyor.

Aslında kaybolan sadece kelimeler değil

Bence meselenin en önemli tarafı tam olarak burada başlıyor. Çünkü dil yalnızca insanların birbirleriyle anlaşmasını sağlayan kelimeler bütünü değildir. Bir toplumun atasözleri, hikâyeleri, destanları, ağıtları, duaları, mizahı, doğayı tarif etme biçimi ve geçmişten aktardığı bilgiler dilin içerisinde yaşar. Dolayısıyla bir dil kaybolduğunda yalnızca sözlükteki kelimeler ortadan kalkmıyor.

Bir toplumun dünyayı görme biçimi de kayboluyor.

Avustralyalı dil bilimci Nicholas Evans'ın çalışmalarında dikkat çektiği noktalardan biri de bu. Bazı yerli dillerinde bitkiler, hayvanlar ve doğal çevre hakkında modern bilimin dahi henüz ayrıntılı biçimde sınıflandıramadığı bilgilerin bulunabildiği belirtiliyor. Başka bir ifadeyle, yaşlı bir insanın zihnindeki birkaç kelime bazen nesiller boyunca taşınmış bir doğa bilgisinin son parçası olabilir. O insan öldüğünde ve dili kayda geçirilmemişse o bilgiye bir daha ulaşamayabiliriz.

Geçmişimizi diller sayesinde buluyoruz

Araştırmam sırasında beni en fazla etkileyen noktalardan biri de dillerin adeta tarihî birer pusula görevi görmesi oldu.

Bugün artık günlük yaşamda konuşulmayan Latince, Sümerce, Hititçe, Sanskritçe ve Antik Yunanca gibi dillerden kalan metinler sayesinde binlerce yıl önce yaşamış toplumların düşüncelerini anlayabiliyoruz.

Üstelik her toplum arkasında yazılı tarih bırakmadı. Böyle durumlarda kelimelerin kökenleri, dil aileleri ve benzerlikleri bilim insanlarına geçmişin izlerini takip etme imkânı veriyor. Örneğin Roman topluluklarının tarihsel kökenlerinin Kuzeybatı Hindistan'a kadar izlenebilmesinde dil bilimsel çalışmalar önemli bir rol oynuyor. Demek ki bazen bir kelime, tarih kitaplarının anlatamadığı bir göç hikâyesini anlatabiliyor.

Ölen bir dil yeniden yaşayabilir mi?

Bu sorunun cevabını araştırdığımda ise umut veren örneklerle karşılaştım. Bunlardan biri Manks dili. Man Adası'nda konuşulan Manks dilinin son ana dili konuşuru 1974 yılında hayatını kaybetti. İlk bakışta hikâye burada bitmiş gibi görünüyor.

Fakat bitmedi. 

Daha önce alınan ses kayıtları, yazılı belgeler ve toplumun dili yeniden yaşatma isteği sayesinde Manks tekrar öğretilmeye başlandı. Bugün dili öğrenen yeni nesiller bulunuyor. Bu örnek bize önemli bir şeyi gösteriyor: Bir dili korumanın en iyi yolu onu müzeye kaldırmak değil, yeniden günlük hayatın içerisine sokmaktır. Çocukların öğrenmediği, insanların konuşmadığı bir dil için yalnızca sözlük hazırlamak yeterli olmayabilir. Dil yaşayacaksa evde, okulda, sokakta, şarkıda ve hikâyede yaşayacak.

Çok dil bilmek birinden vazgeçmek değildir

Dil bilimci Julia Sallabank'ın çalışmalarında dikkat çektiği önemli düşüncelerden biri de şu: İnsanların yeni bir dil öğrenebilmesi için kendi miras dilinden vazgeçmesi gerekmiyor. Bence günümüz dünyasında üzerinde özellikle durmamız gereken meselelerden biri bu. İngilizce öğrenmek başka bir dili unutmayı gerektirmiyor. Küresel dünyaya katılmak, insanın ailesinden öğrendiği dili terk etmesi anlamına gelmemeli.

Aksine, çok dillilik insanlığın kültürel zenginliğinin bir parçası olarak görülmeli.

Son konuşan insan

Bir an için düşünelim. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşlı bir insan var. Çocukluğunda annesinin kendisine söylediği ninninin dilini artık çevresinde konuşabilen kimse kalmamış. Bildiği hikâyeleri anlatabileceği insan sayısı giderek azalıyor. Belki de öldüğünde bazı kelimeler onunla birlikte sonsuza kadar kaybolacak. İşte dil meselesini yalnızca istatistiklerden ibaret görmememizin nedeni bu.

Bir dilin son konuşanının ölümü, bazen küçük bir kütüphanenin yanmasına benziyor.

Çünkü o insanın hafızasında yalnızca kelimeler değil; atalarının hikâyeleri, yaşadığı coğrafyanın bilgisi ve geçmiş kuşakların dünyaya bakışı bulunuyor. UNESCO'nun tehlike altındaki diller konusunda yıllardır yaptığı çalışmaların ve dil bilimcilerin yürüttüğü kayıt projelerinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Ses kayıtları yapılmalı, sözlükler hazırlanmalı, hikâyeler kaydedilmeli. Fakat bunların ötesinde çocukların o dili öğrenebilmesinin önü açılmalı.

Diller insanlığın ortak hafızasıdır.

Her dil dünyaya başka bir pencereden bakar. Her kelime geçmişten bugüne taşınmış küçük bir izdir. Her ağız, her lehçe, her yerel söyleyiş insanlığın oluşturduğu büyük kültür mozaiğinin bir parçasıdır. Bir dil öldüğünde dünya dönmeye devam eder. Fakat insanlık biraz daha az şey hatırlar.

Ve belki de asıl kayıp budur: Bir dili kaybettiğimizde yalnızca nasıl konuştuğumuzu değil, dünyayı anlamanın başka bir yolunu da kaybediyoruz.

Sen ne düşünüyorsun?Tek dokunuşla değerlendir
Bu haberi tartış
Siradaki haber hazirlaniyor...
Okur yorumları

Okur Görüşleri

Yorumlar

0 yorum

İlk yorumu sen yaz!

Söz Sende

Yorum Yap

Yorumunuz editör onayından sonra yayına alınacaktır.

Yorum yapmak ve haberlere tepki vermek için doğrulanmış okur hesabınızla giriş yapın.
Giriş yap Ücretsiz üye ol
İhbar Et